|
RahmiHoca
|
 |
« : Temmuz 27, 2007, 09:08:42 ÖÖ » |
|
AÇIK TOPLUM VE KARL POPPER GİRİŞ Felsefeci olmayı özür dilenmesi gereken bir şey diye gören felsefeci Karl R. Popper * iki yönüyle bilinir. Bunlardan ilki "Açık Toplum ve Düşmanları" ile "Tarihselciliğin Sefaleti"nde dile getirdiği siyaset felsefecisi yönü; diğeri ise, “Bilimsel Araştırmanın Mantığı”nda dile getirdiği bilim felsefecisi yanıdır. Popper, hem kendi siyaset felsefesinde, hem de bilim felsefesinde ortak yanlar olduğunu belirtir. Ona göre her iki alanda da ortak olan; insanın yanıldığı, yanılgılarından da ders çıkarabildiğidir. Buna da “akli tavır” adını verir. Eleştirel olmak başka bir deyişle akli olmak Popper felsefesinin temelidir. Eleştirellik, yani akılcılık, bilimin, siyaset alanında da güçlü tekelciliğine karşı bir tutum geliştirilmesinin itici gücüdür. Popper, çağımızın, düşünceleri birbirinden çok farklı biçimlerde yorumlanan felsefecilerinden biridir. Kimilerine göre çağımızın en önemli bilim felsefecilerinden biridir. Örneğin Lakatos, Popper’in düşüncelerinin, yirminci yüzyıl felsefesinde en önemli gelişmeyi sunduğu görüşündedir. Ona göre, Popper çağımızın en parlak zekalarından biridir. Yine Jacques Monod, John Eccles, Sir Ernst Gombrich, Popper’in kendilerini çok etkilediğini söyleyenler arasındadır.
Bryan Magee, “Modern British Philosophy”de Popper’le yaptığı sohbete başlamadan önce, “Logik der Forschung”un, İngilizce’ye 15 yıl kadar sonra çevrildiğini, daha önce yayınlansaydı, İngiltere’deki bütün bir felsefe kuşağının başka olabileceği kanaatine varmamanın elinde olmadığını söyler. Öte yandan, Popper için "bir felsefeci değil de bir bilgi kumkumasıdır" diyen Feyerabend, “mini Kantımız” dediği Popper’in fikirleriyle,“Three Dialogues on Knowledge” adlı kitabında alay eder. Ama, ne yandan bakılırsa bakılsın, hakkında böyle çok ayrı görüşler ileri sürülmüş olan Popper, çağımıza önemli etkileri olmuş felsefecilerden biridir. Çok az sayıdafelsefi eser, son yarım asırda Karl Popper’ın eserleri ile mukayese edilebilir bir yankıya sahip olmuştur. Bilgi teorisine ait tartışmalarda Popper’in neredeyse ritüel bir kaynak olduğu görülmüştür. Jacques Monad 1973’te onun önemli eserinin (Bilimsel Keşfin Mantığı) tercümesine yazdığı önsözünde, “bir bilim adamının yetişmesine, derinleşmesine ve düşüncenin keskinleşmesine katkıda bulunabilen nadir felsefi eserlerden biri” diye bahseder. Popper'in terimlerine başvuran toplumsal ve insani bilimler uzmanlarının haddi hesabı yok. Popper’in Frankfurt Okulu’nun temsilcileri (Adorno Habermas) ile, dilbilimci Noam Chomsky veya psikolog Jean Piaget ile yaptığı tartışmalar cazibesini genişleterek devam ettirmektedir. Fakat, Popper, otoritesini esas olarak izafiyet ve kuantum fiziği hakkındaki bir düşünceden hareket ederek 1934’ten itibaren ileri sürdüğü bir teze borçludur. Bu, "yanlışlanabilirlik" (falsification) veya “çürütülebilirlik” tezidir. Bu isimlendirmeyle bilimsel ve bilimsel olmayan teori arasında sınır oluşturabilen evrensel değer olduğu sanılan bir kriter önermesi ortaya koyuyor. Bir teori, eğer kendisini çürüterek tekil bir önermeye indirgenebiliyorsa, tecrübî bir testle doğrulanabiliyor olsa bile bilimsel olmaz. Kısacası, bir teorinin bilimsel karakteri önceden tecrübe vasıtasıyla çürütülme tehlikesiyle karşı karşıya bulunmasına bağlıdır. 1930 yıllarında mantıksal pozitivistlere yakınlığı ile tanınan Popper, gerçekte, Viyana Grubu’nun görüşlerini sempatiyle de olsa eleştirmekten geri kalmamıştır. Nitekim Viyana Grubu sözcülerinden Otto Neurath, Popper’i grubun “resmi muhalefeti” olarak adlandırmıştır. Popper daha sonra, 1946 yılında, İngiltere’ye göç ettikten sonra, bu kez resmi bir muhaliften daha çok gerçek bir eleştirmen olarak Viyana Grubu’nun ve genel olarak mantıksal pozitivizmin karşısına çıkmıştır. Bir yandan Viyana Grubu’nu eleştiren Popper, diğer yandan “olgun” Wittgenstein’in etkisiyle gelişmeye başlayan yeni dil teorisine de hemen karşı çıkmış, Wittgenstein’in izleyicilerini keskin bir dille eleştirmekten geri kalmamıştır. Aradan yirmi yıl geçmeden 1962 yılında, Thomas Kuhn “The Structure of Scientific Revolutions” adlı kitabını yayınladığı zaman, Popper bir kez daha muhalefet ve eleştiri geleneğini yürütmüş, Kuhn’un görüşleri Popper ve izleyicileri tarafından yoğun bir şekilde eleştirilmiştir. Popper, bilim tasarımının oluşmasını etkileyen dört kuramın olduğundan söz eder. Bunlar Marx’ın tarih kuramı, Freud’un ruh çözümleme kuramı, Adler’in birey ruhbilimi kuramı ve Einstein’in görecelik kuramıdır. Popper’in bilim anlayışını yönlendiren bu dört olaydan en önemli olanı ise Newton sisteminin Einstein tarafından sarsılması olmuştur. Popper’i derinden etkileyen bu olay (eğer Popper’in önemle üzerinde durduğu siyasi görüşleri bir yana bırakılabilirse), pozitivizmin temel fakat en zayıf üç dayanak noktasını tekrar gündeme birer sorun olarak getiriyordu: Popper’e göre, Newton sisteminin sarsılmasından sonra, pozitivizmin tümevarımsal doğrulama anlayışı ile teori/gözlem ve teori metodunun tekrar gözden geçirilmesi gerekiyordu. Popper’in büyüklüğü, pozitivist dogmatizme hiç kulak asmadan daha başından karşı koymasındadır. Bilimler ve felsefe tarihini inceledikten sonra geriye çekilmeye başlamış ve bütün cepheler de muhalif bir düşünür olarak görülürken, epistemolojik tezleri ile temellendirdiği siyasî fikirlerini de açıklamasıyla daha yol gösterici olmuştur.
28 Temmuz 1902’de, Protestanlığa geçmiş bir Yahudi avukatın oğlu olarak doğar. 1918’de matematik ve fiziğin yanı sıra felsefe, müzik ve psikoloji de okuyacağı Viyana Üniversitesi’ne misafir öğrenci olarak kaydolur. 1919’da kısa bir süre için Viyana’daki komünistlere katılır. Komünist ve (silahsız) sosyalist işçilerin yaşamlarını yitirdiği sokak kavgalarına karışır; polisin vahşetinden yılar. Ancak bu anahtar deneyim onun komünist ideolojiden uzaklaşmasında da etkili olacaktır, çünkü (“Bitmeyen Arayış” başlıklı otobiyografisinde de yazdığı üzere) Marx’ın kendisinin de sınıf çatışmasında taktik olarak verdiği şiddet-sarkacından, Marksist olarak kendisini de sorumlu hisseder. 1920’de Popper, Arnold Schönberg’in “Özel Müzik İcrası Birliği”ne üye olur. Arnold Schönberg’ten çağdaş müziği öğrenir ama sonuçta Schönberg’in Yeni Müziğinden hiçbir zevk alamaz. Bunun yerine, Viyana Konservatuarı’nda kilise müziği öğrenmeye başlar. 1922’de dışarıdan öğrenci olarak olgunluk sınavını verir. Öğreniminin yanı sıra, bir mobilya ustasına da çıraklık eder ve sertifika alır. 1924’de halk okullarında ders vermek üzere öğretmenlik formasyon belgesi kazanır. Sınavlardan sonra ilkin bir çocuk sığınma evinde çalışır. 1925’de Viyana’da, yeni kurulan Pedagoji Enstitüsü’nde çalışmalarını sürdürür. 1928’de psikolog Karl Bühler’in yanında doktorasını yapar: Düşünme Psikolojisinde Yöntem Sorunları. 1930-37 arasında Viyana’da ortaokul öğretmenliği (matematik, fizik) yapar, arada İngiltere’de öğrenci olarak bulunur. 1937’den İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek Yeni Zelanda’da Christchurch’teki Cantenbury Koleji’nde felsefe okutmanıdır. 1946’da İngiltere’ye döner, ilkin London School of Economics and Political Sciences’ta okutman olur. 1949’dan itibaren London School of Economics and Political Sciences’ta mantık ve bilim öğretisi profesörü olur ve bunu 1969’da emekli olana dek sürdürür. Pek çok nişan almıştır. Bunlar arasında Kraliçe tarafından asalet verilmesi (1965) ve Birleşmiş Milletler’in Otto Hahn Barış Madalyası (1993) da bulunur. Popper 17 Eylül 1994’te Londra’da Croydon’da ölür. BİLİM FELSEFESİ Popper’in bilim anlayışını yönlendiren en kritik olayın Newton sisteminin Einstein tarafından sarsılması olduğunu söylemiştik. Popper’i derinden etkileyen bu olay, pozitivizmin temel fakat en zayıf üç dayanak noktasını tekrar gündeme birer sorun olarak getiriyordu: Popper’e göre, Newton sisteminin sarsılması karşısında, tümevarımsal doğrulama, teori/gözlem ve teori, gerçek ilişkilerinin tekrar gözden geçirilmesi gerekiyordu. "Popper’in yöntem sorununa bakış şekli, öncüllerden mantıkla çelişmeyen kesin doğru bir sonuca ulaşabileceğimiz görüşüne, başka bir deyişle tümevarımın bilimin temelini oluşturması gerektiği yolundaki anlayışa tepki olarak doğmuştur." Popper’e göre bilimin özelliği, doğrulanabilir değil, yanlışlanabilir olmaktır. Popper’e göre Einstein, relative teorisini kurduğunda şu soruyu sormuştur: “Hangi şartlar altında teorimi savunamam veya hangi olguların teorimi yanlışlaması ya da çürütmesi söz konusu olabilir?”. Nitekim, Einstein “genel relativite teorisi” içinde, ışığın gökcisimlerinin çekim alanından geçerken sapması gerektiğini böyle bir olayın gözlenmesi halinde teorisinin doğrulanacağını ileri sürmüştür. 1919 yılında yapılan gözlemler, Einstein’in öngördüğü bir biçimde sapmanın olduğunu göstermiştir. Bu örnek, bilimsel teorilerin çürütülebilir bir özellik taşıdığını göstermektedir. Şüphesiz bilimsel teorilerin, olgularla uygunluk içinde olmaları, olgular tarafından doğrulanabilmeleri gerekir. Fakat bir teorinin bilimsel olma niteliği kazanabilmesi için, bu teorinin mevcut veya mümkün bir olgu tarafından yanlışlanmaya açık olması -Popper’in deyimiyle- potansiyel olarak yanlışlanabilir olması gerekir. Nitekim bazı teoriler olaylara uygunluk içinde görülebilirler; bu teorileri savunanlar, teorilerinin olup-biten hadiseleri açıkladığına inanırlar. Bu gibi teorileri yanlışlama imkanı yoktur. Popper, bu gibi teorilere Marksizmi, Freud ve Adler’in görüşlerini örnek olarak göstermektedir. Bu gibi teoriler çerçevesinde teoriyi çürütebilecek bir olgu tasarlamak mümkün değildir. Çünkü gözlenen her hadisenin teori tarafından öngörüldüğü ve teoriye uyduğu kabul edilir. Doğrulanabilirliği bilimsel teorilerin kriteri olarak almanın başka bir mahzurlu tarafı da: Bir teoriyle dile getirilen bir genellemenin bütün örneklerini gözleyebilmek, umumiyetle mümkün olmaz. Basit bir örnekle, “bütün kargalar siyahtır” gibi bir genelleme bile yeryüzünde şu anda mevcut bütün kargaların değil, sadece sınırlı sayıda kargaların gözlenmesiyle doğrulanmak durumundadır. Bu gibi eleştiriler neticesinde Viyana Çevresi düşünürleri “doğrulama” kavramı yerine “pekiştirme” (confirmation) ve test etme gibi kavramları kullanmışlardır. Popper, Viyana çevresi düşünürlerinin anlam problemiyle uğraşmalarına da karşıdır. Çünkü bu problemle uğraşmak laf ebeliği (verbalizm) yapmaktır. Popper anlam problemi yardımıyla bilimsel ifadeleri metafizik ifadelerden ayırmak yerine, bilimsel bir ifadenin bilimselmiş gibi duran sahte (pseudo) ifadelerden ayrılması üzerinde durmuştur. Sınır-koyma (demorcation) adını verdiği bu problemi Popper, Viyana çevresi düşüncesiyle tanışmadan önce 1919 yılında ele almıştır. Popper’e göre sınır koyma bilimsel teorilerin temel özelliğidir. Çünkü her bilimsel teori birtakım olguları açıklarken, birtakım olguları da kapsam dışında tutar. Yani bazı olguların bir teorinin çerçevesi içinde ele alınması, yine aynı teori tarafından yasaklanır. Bilimsel bir teori ne kadar çok olguyu kapsamı dışında tutabiliyorsa, gücü de o oranda fazla demektir. Bilimsel teorilerin aksine sahte bilimsel teoriler, hiçbir sınırlandırma yapmadan, geniş ve çeşitli olgu yığınını açıklamak amacı ve özelliğine sahiptirler. Halbuki, bilimsel bir teoriye bakıldığında hangi olguların teorinin kapsamı dışında kaldığını tespit etmek mümkündür. Bilimsel teorilerin sınır-koyma özelliği, teorilerin bilgi veren içerikleriyle (informative content) diğer bir deyişle empirik içerikliğiyle de ilgilidir. Sınır-koymayı Popper’in şu ifadeleri ile örnekleyelim; “Herhangi bir ahmağın olasılığı hemen hemen 1’e eşit, sayısız öndeyiler yapabileceğine işaret etmektedir ve “yağmur yağacak” gibi önermeler, neredeyse ister istemez doğru olmak zorundadırlar ve yanlış oldukları asla ispatlanamaz, çünkü tek bir damla yağmur yağmadan milyonlarca yıl geçse bile ileride bir gün yağmur yağacağı için, önerme yine de doğru olarak kalabilir. Bu gibi önermelerin olasılığı en yüksek ölçüdedir; çünkü bilgi verici içeriği en aşağı düzeydedir. Örnek verdiğimiz önermeyi sonlu bir zaman dilimiyle sınırlayarak yanlışlanabilir hale getirirsek, -örneğin, “gelecek yıl bir ara yağmur yağacak”- artık yanlışlığı kanıtlanabilir olsa bile yine de edimli olarak doğru çıkması kaçınılmaz, dolayısıyla, hala faydasızdır. Diyelim, bunu belli bir bölgeye ilişkilendirerek içeriğine birşeyler daha katarsak örneğin “gelecek yıl bir ara İngiltere’ye yağmur yağacak” nihayet bir şeyler söylemeye başlamış oluruz. Önermemizi nedenli özgülleştirirsek “İngilte re’ye gelecek hafta yağmur yağacak” diye daraltabiliriz. Yanlış çıkma ihtimali o denli artacak, fakat aynı zamanda o ölçüde de bilgi verici ve (doğru çıkma şartıyla) yararlı hale gelecektir- sonunda “Londra’nın merkezine bugün öğleden sonra yağmur yağacak” gibi (bulutsuz bir yaz öğleninde) besbelli olmaktan uzak ve gerçek, pratik yarar taşıyan önermelere kadar gidebiliriz. Bilgi verici içerik ne kadar yüksek olursa, olasılık hesabına göre, olasılık o kadar düşük olacaktır; çünkü bir önerme ne kadar çok bilgi verici ise, yanlışlığının ortaya çıkabileceği yollar o kadar çoktur. Yüksek derecede yanlışlanabilir olmaları bunları aynı zamanda yüksek derecede sınanabilir kılmaktadır; olasılıkla ters orantılı olan bilgi verici içerik, sınanabilirlikle doğru orantılıdır. "Popper için teorinin nasıl oluşturulduğu, nereden geldiği önemli değildir, çünkü teori gözlemlerden yola çıkarak geliştirilemez, teori bir buluştur. Önemli olan, teorinin yanlışlanabilir bir şekilde önerilmesidir. Fakat bu cevap yeterli değildir. Eğer teori gözlemden bağımsız bir buluş ise, teori ile gözlem arasındaki ilişki teoriden bağımsız olarak kurulabilir mi? Popper teoriden bağımsız gözlem yapılamayacağını ve teorinin gözlemden önce geldiğini kabul etmektedir. Teoriden bağımsız, salt gözlem söz konusu olamaz; her gözlem belirli bir teorik açıdan, belirli sorundan yola çıkılarak yapılır." Böylece; bilimsel bilgiye ulaşmanın evreleri de değişmiş olmaktadır. Buna göre; 1-Önce bir problem (genellikle bir önceki teorinin çözemediği bir sorun) vardır. 2-Bu problemin çözümü için yapılan öneri, yani “yeni teori” gelir. 3-Yeni teoriden sınamaya yönelik olarak tümdengelimsel şekilde önermeler elde edilir. 4-Bu önermeler deney ve gözlem yoluyla “yanlışlanabilir” niteliktedir. 5-Nihayet birbirlerine rakip nitelikteki teorilerden biri tercih edilir. Popper’e göre Dünya 1, her türlü canlı, cansız, tabii ve insan eliyle yapılmış nesnelerden ibarettir. Dünya 2 ise, beynin çeşitli fonksiyonları neticesinde ortaya çıkan psikolojik hadiseleri temsil etmektedir. Bilimsel teoriler, Dünya 2 vasıtasıyla ve ancak dolaylı bir şekilde fiziki nesnelerle ilgi içinde olurlar. Bilimsel teoriler kendi başlarına bir varlık alanını yani Dünya 3’ü meydana getirirler. Görüldüğü gibi, Popper bu görüşleriyle yukarıda yapılan açıklamalarına adeta sistematik bir bütünlük vermektedir." Ayrıca Popper geleneğin ve birikimlerin önemini şu sözlerle ortaya koymaktadır: “Olduğumuz ve yaptığımız her şeyde, bizler bütün geçmişin mirasçısıyızdır ve kendimizi bundan bağımsız kılmayı ne kadar çok istersek isteyelim, bunu gerçekleştirmemizin imkanı yoktur. Genellikle onu eleştirerek ve onda değişiklikler yaparak ilerleriz”. Popper, “Bilgi nesneldir. Bilgi bireylerin özel zihin hallerinde (Dünya 2’de) değildir, kamusal alanda (Dünya 3’te) yer alır demektedir. Bu özel, ferdi anlamda, insan bilgisinin çoğu hiç kimse tarafından bilinmemektedir. Yalnızca kağıt üstündedir. Örneğin, ömrünü tarihçilik türünde kendi eserlerini yaratmaya adayan bir bilgin düşünelim: bu bilgin normal olarak her çeşit belgelerden, kitaplardan, başvurma eserlerinde, vb. notlar -hem de hayli yüklü notlar- çıkarır ve kitaplarını o notlardan faydalanarak yazar: O bile kendi kitaplarındaki her şeyi (Dünya 2 anlamında) bilmez. Bütün istatistikleri, tabloları, tarihleri, sayfa göndermelerini vb. ezbere sayamaz. Bunlar kafasının içinde değil, kağıt üstündedirler. Dünyanın kütüphaneleri, yazımlama dizgeleri ve dosya dolapları, çoğu aynı biçimde, hiç kimsenin kafasında olmayan ama yine de çok ya da az değerli ve faydalı türden bilgi olan Dünya 3 malzemesinden ibarettir. Gerçekten, bilgimizin çoğu budur. Bilgi olarak statüsü, değeri ve faydası, öznel anlamda onu “bilen” biri olup olmadığından bağımsızdır. Nesnel anlamda bilgi bileni olmayan bilgidir, bilen bir öznesi olmayan bilgidir.
SİYASET FELSEFESİ "Platon’dan Marks’a kadar önemli siyaset felsefecileri, yalnızca toplumsal ve tarihsel gelişme üstüne değil, mantık ve bilim, giderek de bilgi kuramı üstüne, birbirleriyle irtibatlı görüşlerden hareket etmişlerdir." Popper de büyük filozoflar zincirinin geleneğini takip ederek mantık ve bilim felsefesine önemli katkılarda bulunurken kendi siyaset felsefesini de ortaya koymuştur. "Siyaset felsefesi, bir yönüyle, düşünürün metodoloji konusundaki görüşlerinin uygulandığı bir alan durumundadır. Fakat Popper’in siyaset felsefesiyle ilgilenmesinin ana motiflerinden birisi, I. ve II. Dünya Savaşlarını ve totaliter rejimleri görmesidir. Popper’in siyaset felsefesiyle ilgili olarak kaleme aldığı “Açık Toplum ve Düşmanları” (Cilt I ve II) ile “Tarihselciliğin Sefaleti” isimli eserlerinde totaliter rejimlere karşı olmasını, hem metodolojik gerekçelere hem de yaşadığı olaylardan kazandığı tecrübelere dayanarak açıklamak mümkündür." "Totaliter rejim karşıtı yaklaşımıyla Popper aynı zamanda en önemli Marks ve Freud eleştirmenlerinden birisidir. Hemen söylemek gerekir ki, Popper bu düşünürlerin kuramlarını hiç bir zaman değersiz ve anlamsız saymamıştır. Popper’i en çok ilgilendiren, Marks ve Freud gibi eserleriyle ün sağlamış düşünürlerin çekiciliğinin sebepleri olmuş ve bunu araştırmıştır. "Popper yaşamayı her şeyden önce ve her şeyin üstünde bir sorun-çözme süreci saydığı için, sorun-çözmeye elverişli toplumlar istemektedir. Sorun-çözme ise, deneme çözümlerinin cesaretle ortaya atılmasını, sonra da bunların eleştiriye ve hata eleme işlemine tabi tutulmasını gerektirdiği için, Popper karşıt önerilerin engellenmeden ortaya atılmasına, bunların eleştirilmesine, sonra da eleştirilerin ışığında bunlarda gerçek değişiklikler yapılmasına izin veren toplum biçimleri istemektedir." "Açık toplum" ve "kapalı toplum" ayrımına giderek “açık toplum” ismini verdiği özgürlükçü demokrasiden yana tercihte bulunmaktadır. Popper’in tercihini demokratik liberalizm için kullanması, kısmen durum ve şartlara bağlı bir tercihtir. Bu tercih bir yandan, Popper’in bütüncül ve tarihsici (historiciste) felsefelerin düşünce alanındaki başarılarından duyduğu memnuniyetsizlikten , diğer yandan da iki dünya savaşı arasında Avrupa toplumlarında totaliter veya otoriter devletlerin güçlenişinden duyduğu endişeden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte Popperci liberalizmi yalnızca siyasi ortama bağlı bir seçime indirgemek eksik bir değerlendirme olacaktır. Bu seçim, daha çok bilimsel söylemlerin üretilmesi ve işleyiş şartları üzerine yoğun bir düşünmenin ürünüdür. Popper’in izlediği yol, ahlaki ve siyasi yargıları bakımından sarsıcı yenilikler taşıyan hükümler olmaktan çok, metodolojik arayışlar bakımından etkileyicidir. Liberal kanaatlerini, duygusal heyecanlardan çok belirli bir bilim fikrinden almaktadır. Popper’e göre bilimsel etkinlikle Liberal pratik arasında temel bir türdeşlik vardır. Her ikisi de ortak bir ahlakbilimden kaynaklanmakta, benzer yöntemlere başvurmakta ve birbirlerine yakın kuramları içermektedir. Böylelikle fikri ilerlemesinin yönü daha iyi anlaşılır. Platon’a, Hegel’e ve Marks’a yönelik sert eleştirilerini içeren çalışmaları hariç tutulacak olursa, siyaset felsefesi üzerine bilim felsefesi kadar fazla bir şey söylememiştir. Buna karşın, sorgulamalarında bilginin bilimsel doğası anlayışı tüm çalışmalarının en önemli belirleyicisi olmuştur. Bilimle liberalizm arasında sürekli bir irtibat kurmasına imkan veren genel bir oluşum, metodoloji ve ahlakbilim Popper’in eleştirel akılcılığının temelinde yer alır. Popper büyük bir “cilik” tüketicisidir. “Tarihsicilik”, “ütopyacılık”, “gerekircilik”, “totalcilik”, “tümcülük” vb. gibi adlar; bunlar birbirleriyle akraba olsa da aynı süreçleri zorunlulukla paylaşmadıklarından, anlambilim düzeyinde bir aydınlatmayı gerekli kılıyor. Popper’in totaliterci girişimi nitelendirmek için kullandığı zihinsel malzeme birbirinden ayrılamaz iki düşünce çevresinde toplanabilir görünüyor: “Tarihsicilik” ve “ütopyacılık”. "Popper’in en büyük düşmanları, faşist ve komünist biçimler almış olan modern totaliterliktir, ama Popper, buna karşı temel saldırısını liberal ve demokratik anlayış çerçevesinde sürdürmemiştir. Demokratlar ve Liberaller totaliterliği kısmen otoriter olduğu ve kısmen de her alanı kapsadığı için reddederler. Popper’in baş hedefi ise, siyaset felsefesiyle değil, tarih felsefesiyle ilgili bir iddiadır: Tarihsicilik öğretisi. Bu öğretiye göre, toplumsal ve tarihsel araştırmanın en uygun amacı ve yararlı başarısı, toplumun tarihsel gelişiminin genel bir yasasını kurmaktır. Tarihsicilerin inancına göre, bu tür yasalarla toplumsal gelişmenin gelecek aşaması önceden bilinebilir. Bu önceden ne olacağını kestirebilmenin içeriği ise, doğru siyasal eylemin tek akli belirleyicisidir. O zaman Popper’in temel iddiası, totaliter siyasetin destek için tarihsiciliğe dayandığı, ya da en azından, totaliter siyasetin ideolojik önyargıların bir toplamından farklı olma iddiasıyla düşünsel bir saygınlık beklediği zaman tarihsiciliğe dayandığıdır." "Popper’in özellikle Marks’ı ele alış biçimi, yazılarından öğrenilecek en önemli yöntem derslerinden birini oluşturur. Tartışma ve çatışmalar tarihi boyunca, Voltaire gibi dahi polemikçilerin bile yaklaşımı, her zaman hasmın zayıf noktalarını aramak ve onlara saldırmak olmuştur." Popper’in yöntemi ise farklıdır. Popper muhatabının güçlü yanlarını ele almakta ya da zayıf yanlarını önce geliştirip güçlendirmekte sonra eleştirmektedir. Popper, tarihsiciliği tenkit ettiği kitabı “Tarihselciliğin Sefaleti”nin özetini şu beş önermede toplamaktadır; 1-İnsanlık tarihinin akışı, insan bilgisinin artışından şiddetli bir şekilde etkilenir. 2-Akıl veya bilimsel metotlarla, bilimsel bilgimizin gelecekteki artışını önceden haber veremeyiz. 3-Bu sebeple, insanlık tarihinin gelecekteki akış yönünü de önceden haber veremeyiz. 4-Bu demektir ki, bu teorik tarih, yani teorik fiziğe tekabül eden bir tarihi sosyal bilim imkanını reddetmemiz gerekir. Tarihsel kehanet için temel görevi yapacak herhangi bir bilimsel tarihi gelişme teorisi olamaz. 5-Bundan dolayı tarihselci metotların ana hedefi yanlış kavranmıştır ve böylece de tarihselcilik çöker. Elbette ki ileri sürülen bu tez, her türden sosyal tahmin imkanını reddetmez. Tam tersine o, sosyal teorileri -mesela, iktisadi teorileri- belli şartlar altında belli gelişmelerin ortaya çıkacağı şeklinde tahminlerde bulunarak test etmek imkanıyla pekala bağdaşır. O tarihi gelişmelerin önceden haber veriliş imkanını, yalnızca onların bilgimizin artışından etkilenme ihtimallerinin bulunduğu ölçüde reddeder." Popper tarihsici görüşün temellerini Herakleitos ve Platon’a kadar dayandırır ve Hegelle Marks’ı da içine alan tarihsici görüşe saldırır. Ancak, " bu aşamada Platon’un özcü tarihsiciliği ile Marks’ın kaderci tarihsiciliği arasında ayrım yapar.”
AÇIK TOPLUM Popper’in demokrasi fikrinin özünü oluşturan, toplumsal bir ideal olarak tarihten gelen bir şekilde demokratik bir toplum anlayışına dayanan “açık toplum” fikridir. Popper’in demokrasiyi tanımlamaktan ziyade tarif edici yani zorunlu şartlarını belirten bir tarzı benimsemesi ve “açık toplum” anlayışında ruhunu bulan denetleyici, reforme edici, eleştirel ve kurumcu bir demokrasi anlayışına yönelmesi temel bilim mantığına da uygundur. Popper kurumlara önem vermesine karşılık insan unsurunu hiç bir zaman göz ardı etmemiş ve kurumların insanlarla düzeltilip, yaşatılabileceğine inanmıştır. Popper psikolojizme de, sosyolojizme de tek başına belirleyici olacakları noktasında iltifat etmeden diyalektik bir anlayışla her ikisinin de önemine inanmıştır. Klasik Liberallerin ferdiyetçi anlayışı ile Marksistlerin toplumcu anlayışı arasında dengeyi sağlayabilmiştir. Popper, “açık toplumun” zıttı olarak “kapalı toplum” terimini kullanır. Popper bu iki kavram konusunda şunları söylemekte; “Benim bildiğim kadarıyla, açık toplum ve kapalı toplum terimlerini ilk defa "Ahlak ve Dinin İlk Kaynağı" adlı eserinde Henri Bergson kullanmıştır. Bergson’un bu terimleri kullanışıyla benim kullanışım arasında (hemen bütün felsefe problemlerine büsbütün farklı bir yaklaşımdan doğan) hayli büyük bir başkalık olmakla birlikte, burada belirtmek istediğim belirli bir benzerlik de vardır.(Bergson’un kapalı toplumu "tabiatın elinden yeni çıkmış insan toplumu” diye anlatışı). Ancak esas fark şudur; benim terimlerim adeta bir rasyonalizm ayrımına dayanmaktadır; kapalı toplum sihirli tabulara inanışla niteliklendirilebilir, açık toplum ise insanların tabulara karşı bir dereceye kadar eleştirici olmayı öğrendikleri ve kararlarını (tartıştıktan sonra) kendi zekalarına dayanarak aldıkları bir toplumdur. Oysa, Bergson’un kafasında bir çeşit dinsel ayrım vardır. Bu, onun açık toplumuna niçin mistik bir sezginin ürünü diye bakabildiğini açıklar; bense mistisizmin kapalı toplumun yitirilmiş bütünlüğüne duyulan özlemin bir anlatımı ve dolayısıyla açık toplumun rasyonalizmine karşı bir tepki olarak yorumlanabileceğini söylüyorum. Benim “açık toplum” terimini kullanışımla, Graham Wallas’ın “büyük toplum” terimi arasında biraz benzerlik görülmektedir; fakat benim terimim, Perikles Atinası gibi bir “küçük toplum”u da kapsayabilir -öte yandan, bir “büyük toplum”un durdurulabileceğini ve dolayısıyla kapatılabileceğini düşünmek mümkündür. Belki, benim “açık toplum”umla Walter Lippmann’ın hayran olunmaya değer kitabının başlığında kullanılan terim arasında da bir yakınlık vardır: “İyi toplum.” Görüldüğü üzere “açık toplum” benzerlik kurulabilecek diğer yazarların eserlerindeki toplum tanımlarından ayrılmaktadır. Bergson’un kullanımından kriter farkından dolayı ayrılmaktadır. Çünkü Popper “açık toplum”a rasyonel bir hüviyet biçmesine karşılık, Bergson’un “açık toplum” anlayışında dini ayrım söz konusudur. Wallas’ın “büyük toplum”undan ise, Wallas’ın niceliğe, Popper’in ise niteliğe önem vermesi ile ayrılmaktadır. Dolayısıyla Popper’in “açık toplum”unu diğerlerinden farklı, onun kendine has düşünce şekli olarak saymamız gerekmektedir. Zira klasik liberallerin ve bilhassa 20. asrın önde gelen liberallerinden Hayek’in hukuka dayalı, özgür toplum anlayışı ile de birebir örtüşmemektedir. 2.1 Açık Toplum ve Kapalı Toplum Popper’in tüm tarih görüşü “kapalı toplum-açık toplum” çifti çevresinde şekilleniyor.“Kapalı toplum” veya “kabile toplumu” ve “açık toplum” kavramlarının, somut karşılıkları olan tarihsel nesneler olarak anlaşılmamaları gerekiyor; bunlar Weberci anlamda ideal tipler olarak anlaşılmalı, yani tarihi gerçeklikten yola çıkarak, bu gerçekliğin en tipik unsurlarıyla yeniden kurulan, kısmen ütopik kurgular olarak. Bu iki kavramı “ideal” ve “ütopik” kelimeleri ile nitelendiren Baudouın’in görüşü için Popper ; “Benim, kapalı toplumun sihirci, açık toplumun da akılcı ve eleştirici diye nitelendirişim, doğal olarak, söz konusu olan toplumu idealleştirmeden bu terimleri uygulamamızı olanaksız kılmaktadır demekte. İdealleştirmiş olmanın gerekçeleri için belki en önemlisi açık toplum ve kapalı toplumu “işte budur” diyecek şekilde nesnel olarak gösteremeyeceğimize dair, açık toplumda da kapalı toplum izlerini bulmamızın ve bunların silinmesinin imkansızlığı için Popper’in söylediği şu sözler daha önemlidir: “Sihirci tutum, bugüne kadar gerçekleştirilmiş en “açık” toplumda bile, yaşantımızdan hiç de silinmiş olmadığı gibi, bana kalırsa, büsbütün silinebilmesi mümkün de değildir. Buna rağmen, kapalı toplumdan açığına geçişin yararlı bir ayracını vermek mümkün görünmektedir. Toplum kurumlarının insan yapısı oldukları bilinçle kavranmaya, bilinçli olarak değiştirilmeleri ve insan amaç ve hedeflerinin gerçekleştirilmesi bakımından uygunlukları tartışılmaya başlayınca, geçiş olmaktadır. Ya da sorun daha az soyut bir biçimde konulmak gerekirse, toplum düzenine doğaüstü bir huşuyla bakmak yerine, etkin bir karışma ve birey ya da grup çıkarlarını bilinçli olarak izleme başlayınca, kapalı toplum çökmektedir.” Popper’in açık toplum-kapalı toplum ayrımı “ideal” yapılar olarak kaçınılmaz bir şekilde verilmiş olmasına rağmen, Baudouin'e göre; “Popper’in açık toplum diye isimlendirdiği şey hakkında, eğer bu kavramı batının ideolojik kataloğunun uygun kısımlarına hapsetmek iddiasında olunsaydı, köklü bir şekilde yanılgıya düşülecekti. Bu kavram son kertede ana değerlerin doğrulanmasına dayanacak bir cemiyet biçimini belirtiyor. Bu ana değerler ise; ferdî ve müşterek hürriyetlere saygı, toplumsal adaletin titizlikle araştırılması değiş-tokuş yerlerinin ve denetim kurumlarının arttırılmasıdır." İçinde yaşadığımız yüzyılda başka zamanlardan daha da çok olmak üzere yaygınlıkla inanılmaktadır ki, ussallık, mantık, bilimsel yaklaşım, bir bütün olarak merkezi şekilde örgütlenmiş, planlanmış ve düzenlenmiş bir toplum gerektirmektedir. Popper ise, bunun otoriterce olmaktan başka, yanlış ve aşılmış bir bilim anlayışına dayandığını göstermiştir. Ussallık, mantık ve bilimsel yaklaşımların hepsi de, birbiriyle bağdaşmayan görüşlerin ileri sürülebildiği ve çatışan amaçların izlenebildiği “açık” ve çoğulcu bir topluma işaret etmektedirler; içinde, herkesin sorunlarını ve durumlarını araştırmakta ve çözümler önermekte ve başkalarının -en önemlisi hükümetin- önerdiği çözümleri eleştirmekte özgür olduğu bir toplum; her şeyin üstünde de hükümet politikalarının eleştirinin ışığında değiştirildiği bir toplum. Popper bu konuda Atinalı Perikles’in şu sözüne açık toplum anlayışında özel bir önem vermekte ve sık sık kullanmaktadır; “Devletle ilgilenmeyen bir kimseyi zararsız değil, yararsız buluruz; ve bir politikayı ancak bir kaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak nitelikteyiz. Biz tartışmaya, siyasal eylemin önüne dikilen bir engel diye değil, bilgece davranmanın vazgeçilmez bir ön hazırlığı diye bakarız.” Popper’in “demokrasiyle söylemek istediği, böyle bir toplumdur; ama her konuda olduğu gibi burada da, sözcüğe herhangi özel bir önem yakıştırmamaktadır." Popper açık toplumun tohumlarını Yunan medeniyetinde ve "büyük kuşak" dediği filozoflarda bulur ve bugünün temel problemlerinin de o zaman iyi incelenirse görülebileceğini iddia eder.
Popper, “Bizim Batı uygarlığımız, Yunanlılarla başlamıştır. Kabilecikten, insaniyetçiliğe doğru ilk adımı atan, anlaşılan onlar olmuştur” diyerek Batı medeniyetinin başlangıcını ve açık toplumun ortaya çıkışını eski Yunanda aramaktadır. “Böylelikle Batı uygarlığımızın Yunanlılardan geldiğini söylerken bunun ne demek olduğunu kavrayabilmeliyiz. Bu demektir ki, Yunanlılar görünüşe bakılırsa hala emekleme çağında olan o büyük devrimi, kapalıdan açık topluma geçişi, bizim sürdürmemiz için başlatmışlardır” demek suretiyle de kapalıdan açık topluma geçiş sürecinin ya da devriminin eski Yunanda başladığını ve bugün emekleme döneminde olduğunu söyleyerek “açık toplum”un idealleştirmesini daha da pekiştirmektedir. “İlk Yunan kentleri etimoloji ve antropolojinin incelediği “geleneksel” toplumlarla büyük ölçüde benzerlik gösteriyordu. Bunlar bir başkan çevresinde toplanmış, aynı inançlar ve dinsel törenlerle birleşmiş, neredeyse bir örnek küçük kabile topluluklarıdır. Ayrıca bu topluluklar toplumsal uzlaşmalarla doğal yansımaları birbirinden ayırtedebilecek durumda değillerdi, çünkü bunları doğa üstü ve büyüsel inançlara bağlıyorlardı. Oysa bu, “organik topluluk” ağır ağır dağılmaktaydı. Popper açıklamasını “tarihsicileştirmekten” çekinmeden, kapalı toplumun ayrışmasının kökeninde az çok rastlantıya bağlı iki nesnel sürecin bir araya gelmesinin rol oynadığını belirtiyor. Birinci etken nüfusla ilgilidir ve geleneksel yöneten sınıfların oturmuşluğunu belirgin biçimde etkilemiştir. Hızlı nüfus artışı, bireysel istekleri çoğaltarak ve mevcut mülkiyetleri sarsarak, şimdiye kadar iç bağlılığını sürdürmesini bilmiş egemen toplumların bağrında fark edilmeyen çatlaklar meydana getirmiştir. Bu bakımdan Popper, Platon’un sosyolojik bilincini temsil ediyor. Platon geleneksel seçkinlerin zayıflamasının kabileciliğin bozulmasına katkıda bulunduğunu isabetle farketmişti. Öte yandan belirleyici etken ticaretle ilgilidir: “Kapalı toplumun çöküşünün asıl nedeni, ticaretin gelişmesinde ve denizaşırı ilişkilerde aranmalıdır” diyor Popper. Ticaret ve denizaşırı ilişkiler, kentler arasındaki alışverişi artırmış, Eski Yunan’ı dış kültürlere açmış ve toplumsal katmanlaşmayı hızlandırarak, kabileciliğin çöküşünü çabuklaştırmıştır.” Popper, bu devrimin bilinçli olarak yapılmadığını ve bu olayla birlikte de yeni bir huzursuzluğun ilk işaretlerinin görüldüğünü belirtmektedir. Ona göre, "uygarlığın bunalımı (gerginliği) duyulmaya başlamıştır. Bu bunalım, bu huzursuzluk, kapalı toplumun çöküşünün bir sonucudur. Günümüzde bile elan duyulmaktadır, özellikle toplumsal değişim zamanlarında. Bu, açık ve kısmen soyut toplumdaki yaşamın bizden akılcı olmaya, duygusal olarak toplumla ilgili ihtiyaçlarımızdan hiç değilse bazılarını unutmaya, kendimize bakmaya ve sorumluluk üstlenmeye gayret etmek suretinde durmadan istediği çabanın yarattığı bir bunalımdır." Popper açık toplumun ortaya çıkışı konusunda eski Yunanda zuhur eden ve kabileciliğin yıkılış sebepleri olarak gösterdiği nesnel verilerin haricinde bu olaylarla doğrudan bağlantı kurmamakla birlikte, eleştirel geleneğin kurulmasını sağlayan ismine “büyük kuşak” dediği bir filozoflar zincirinden bahsetmektedir. Popper “büyük kuşağı” özetle şöyle anlatmaktadır: “İnsanlık tarihinde bir dönüm noktasını belirleyen bu kuşağa, ben “büyük kuşak” demek istiyorum; bu Peloponnesos savaşından (kabileciliğin çöküşünün zirveye ulaştığı dönem) hemen önce ve savaş sırasında Atina’da yaşayan kuşaktır. Aralarında Sophokles ya da Thukydides gibi büyük muhafazakarlar vardır. Aralarında geçiş dönemini temsil eden Euripides gibi müteredditler ya da Aristophanes gibi şüpheciler vardı. Fakat, yasa önünde eşitlik ve siyasal bireycilik ilkelerini formülleştiren, demokrasinin büyük önderi Perikles ve bu ilkeleri kutlayan bir eserin yazarı olarak Periklesin şehrini sevinçle karşılayıp yücelten Herodotos da vardı. Atina’da etkili olan, aslında Abdera’nın yerlisi Protagoros ve onun hemşehrisi Demokritos da büyük kuşağın içinde sayılmaktadır. Bunlar, dil, görenek ve yasa gibi insan kurumlarının büyülü tabular niteliğini taşımadıkları, tam tersine insan tarafından yapıldıkları, doğal değil uylaşımsal oldukları öğretisini formülleştirmişler ve aynı zamanda, onlardan bizim sorumlu olduğumuzu da ısrarla belirtmişlerdir. Sonra, kölelik aleyhtarlığının, akılcı bir korumacılığın ve milliyetçiliğin kabul edilemezliğinin temel düşünce dayanaklarını, yani evrensel insanlık imparatorluğu öğretisini geliştiren Gorgias-Alkidamas, Lykophron ve Antisthenes -okulu vardı ve belki de hepsinden büyüğü, insan aklına inanmamız ama aynı zamansa dogmatizmden kaçınmamız gerektiğini; mitologyadan da, yani teoriye ve akla güvenmezlikten de, bilgeliği putlaştıranların büyücü tutumundan da uzak durmamız gerektiğini, başka bir anlatımla, bilim ruhunun eleştirme olduğunu öğreten Sokrates vardı” . Popper bütün bu büyük filozofların eleştirel ve akılcı geleneğin kurulmasının temel taşlarını oluşturan insanlar olduklarını ve “açık toplum”un mimarları olduklarını belirtmektedir. Popper, yukarıda bahsettiğimiz gibi açık toplumun eski Yunanla beraber başladığını ve bugün emekleme döneminde de olsa “kapalı toplumun sözde masumluk ve güzelliğine artık geri dönemeyiz. Cennet düşümüz yeryüzünde gerçekleştirilemez. Bir kez aklımıza güvenmeye ve eleştirme yetilerimizi kullanmaya başlayınca, bir kez kişisel sorumluluklarımızın sesini ve onunla birlikte bilgiyi ilerletmeye yardım etmenin sorumluluğunu duyunca, artık bir daha kabile sihrine kayıtsız boyun eğme durumuna düşemeyiz(....) Dönersek, yolun en başına, hayvanlığa kadar dönmemiz gerekir (...) Hayvanlara dönmek mümkündür. Fakat insan kalmak istiyorsak, o vakit bir tek yol vardır, açık toplumun yolu. Bu durumda, ne kadar akla sahipsek onun hepsini hem güvenliği, hem de özgürlüğü sağlamak için plan yapmakta kullanarak bilinmeyene, belli ve güvenli olmayana doğru ilerlememiz gerekir.” Popper’in devlet kelimesinden anladığı “örgütlenmiş ve hatta merkezileşmiş siyasal iktidar”dır. Popper , devletin kaynağı, doğuşu ve anlamı gibi meselelerle ilgilenmez. Ona göre: “Devlet nedir?, devletin gerçek doğası, asıl anlamı nedir”? gibi özcü sorulara cevap verilmeye kalkışılmamalıdır. “Devlet nasıl çıktı, siyasal kökeninin kaynağı nedir?gibi tarihsici soruları da cevaplandırmaya çalışmamak gerekir. Sorularımızı şöyle koymamız gerekir: “Biz devletten ne bekliyoruz”? Devlet etkinliklerinin meşru amacı olarak nelerin sayılmasını bekliyoruz? “Temel siyasal taleplerimizi bulmak için de şöyle diyebiliriz:” İyi düzenlenmiş bir devlette yaşamayı, devletsiz, yani anarşi içinde yaşamaya neden yeğliyoruz? “Soruları sormanın akla uygun yolu budur. Bunlar, bir teknologun herhangi bir siyasal müesseseyi kurmaya ya da yeniden düzenlemeye girişmeden önce mutlaka sorması gereken sorulardır.” “Genel olarak devletin görev ve yetkilerinin, özel olarak da devletin iktisadi alana ilişkin görev ve yetkilerinin genişliği ve sınırları bugün de tartışılan ve çeşitli ideolojiler arasında ciddi görüş ayrılığı noktası oluşturan çok önemli bir konudur. Klasik liberalizm “en iyi devlet, en az karışan devlettir” ilkesinden hareket ederek devletin görev ve yetki alanını, kişi hürriyetlerinin korunabilmesi, amacıyla elden geldiğince sınırlı tutmaya çalışırken, sosyalizm ise her şeyi devletin (toplumun) görev ve yetki alanına dahil etmektedir. Popper’in ifadesiyle, “dizginsiz kapitalizm” kişisel hürriyetlerin iktisadi güç çevrelerince baskı altına alınmasını önlemede başarısız kalmaktadır. Halbuki, özgürlüklerin korunması için “ekonomik gücün siyasal güce üstün çıkmasına izin verilmemeli; gerekirse onunla savaşılmalı ve siyasal gücün kontrolü altına alınmalıdır. “Diğer yandan,” marksistler de devlet gücünü, devletin görev ve yetkilerini gereğinden çok artırmanın kişisel özgürlükler için getirebileceği tehlikeleri yeterince kavrayamamışlardır. Onlar, devlet gücünün “ancak burjuvaların elinde olursa kötü olduğu görüşünü” savunmakta ısrar etmişler, “her türlü gücün, en az ekonomik güç kadar siyasal gücünde tehlikeli olduğunun farkına varamamışlardır. “ Halbuki, “devlet gücü her zaman gerekli olmakla birlikte tehlikeli olan bir güç olarak kalacaktır .“ Popper, “her türlü denetim altında olmayan gücün tehlikelerini” işaret etmekte ve devletin gerekliliğini yukarıda aktardığımız gibi kabul ederek, denetlenen ve denetlenebilen bir devlet öngörmektedir. Popper, devlete biçtiği fonksiyonlar ve verdiği şekiller açısından devleti şu şekillerde görmek istemektedir: Korumacı, araya girmeci ve denetlenen.
2023 DERGİSİ EKİM 2005
|